Pazartesi, Ocak 31

GÜN YİTTİ TOZLU BİR RÜZGARDA

Sorunun ne olduğundan ve nasıl başa çıkabilirizden daha çok,onun problemlerini yok saymakla ve ondan normal davranışlar sergilemesini beklemekle ilgileniyorduk.Ufak tefek yanılgılarla nefes alıyorduk ama büyüyen yanılgıların altında kalacağımızı hiçbirimiz hesaba katmamıştık.Biz bir hayatı mahvediyorduk,bizim gibi olmayan birini bizdenmiş gibi sayıyorduk.
     Ana rahminden ayrıldığında ağlamamıştı.Ne ciğerlerine ne de beynine oksijen gitmişti.Annem oğlu Ahmet’i ölü doğurmuştu.Ve onlar hastahanede değil,köyde kerpiç bir evin soğuk odasındaydılar.Cehalet ve ilgisizlik Ahmet’in hayatını siyahlara boyayacaktı ve bizi hiç kapanmayan boşluklarla dolduracaktı.Hastahane koridorlarından sonra yeni bir hayat daha başlamıştı,milyarların içine bir bebek doğmuştu.O benim abimdi ve ben onun ilk anlarına tanık olmadan büyümüştüm.Diğer abimse her şeyin farkına varacak yaştaydı,ama kabullenmek zordu.Abim Ahmet de davranış bozukluğu ortaya çıktı.Ne annemin sütüyle beslenebildi ne de babamın sevgisiyle.Öyle bir ilgisizlikti ki bu tedavi görebilseydi abim belki şu anda olduğundan farklı olacaktı.Olacaktı.
Zaman geçiyordu büyüyorduk biz,en büyük abimle ben büyüyorduk.Ahmet hep düşüyordu,hep bir şeyleri kırıyordu,hep yaralanıyordu,düşürülüyordu bazen de dayak yiyordu.Oysa en çok onun ihtiyacı vardı oyuncaklara,arabalara,baba elinden tutup parklarda salıncaklara binmeye.En çok onun ihtiyacı vardı sağlıklı beslenmeye,cesaretlendirilmeye,sevildiğini hissetmeye,öpücüklere boğulmaya.Eksik büyüyordu işte,bir yanı hep eksik.
Biz veremezmiydik sanki?Ama o bizim için hep susması söylenen çocuktu .Her şey cıstı onun için,dokunmamalıydı.O normaldi de her şeyi normal değilmiş gibi yapıyordu.Asıl bizler –miş gibi yapıyorduk.Kendimizi çok büyük yalanlarla kandırıyorduk.
Ve abim okula başladığında okuma yazmayı bir türlü öğrenemedi.Ah canım annem ne de çok emeği vardı onda,hiç okulundan çıkmazdı,masadan kalkmazdı.Okumayı da yazmayı da hep annem öğretti.Arkadaşlarıyla anlaşamazdı,kavga ederdi sıkça ve dayak yerdi.Aynı okuldaydık onunla.Bu hallerine dayanamıyordum ama onun elinden tutmasını ben bildim ama babam bilmedi.Erkek gibi kavga ederdim arkadaşlarıyla bazen ben de dayak yerdim.Ne zorlu bir süreçti benim için.Onun alaya alınması beni ve annemi hep kahrederdi.Boşluklar hızla büyüyordu.
Abim liseyi okumadı,istemedi.Biz de kabullendik.Artık evdeydi ve başlıyorduk.Babam daha fazla dövmeye başlamıştı abimi.Onun zihinsel olgunluğa ulaşmasına izin verilmiyordu evde.Aslında biraz titrenseydi üstüne her normal insanda olan kabiliyetleri kazanacaktı.Biz ne yapıyorduk?Öldürüyorduk onu.Konuşması yasaktı,bir şey söyleyecek olsa susturuluyordu.Çok yese sürekli laf ediliyordu.Hakaretlere maruz kalıyordu.Dışarda onu gözetelim derken evin içinde onu söndürüyorduk.Toplum içine girmesine izin vermedik,onu ne sinemaya götürdük ne tiyatroya.Kız arkadaşı bile olmadı.Ölesiye yalnızdı.Renkleri unutmuştu,renklerin kokusunu unutmuştu.Bir keresinde kavgamızda bağırmıştım ona intihar etde kurtulalım senden diye.Ah Tanrım,nerden bilebilirdim yiteceğini..
Yiteceğimi..

Bir zaman sonra,o öldü,o kendini öldürdü,beni öldürdü,ellerimi ,dilimi ,kelimeleri ,sesimi öldürdü.
İntihar etti,rüzgarın gidişyle o da gitti.Ne büyük pişmanlıktı benim için.Öyle şekil ve renktelerdi ki ailenin geri kalan bireyleri, ben onları hiç tasvir edemedim.Hatıralar yağmur gibi yağdı ellerime,ben onu hep kötü günlerle hatırladım.Biz bir şey paylaşmadık,konuşmadık.Ben paylaşmadım,konuşmadım anlamadım onu.Eskisi gibi hayatıma devam edemedim.Sorsanız ne haldeyim,ben hiçbir şeye özne olamadım.

Gün yitti tozlu bir rüzgarda,o yitti..onun günleri yitti.Es rüzgar es nasılsa geri gelmeyecek hiçbir şey..


Dip not:Hikaye yazmaya çalışıyorum,kurguladım.

 

Pazar, Ocak 30

SÜREÇ,SIFAT VE ENLER

       Hepimiz bir sürecin parçasıyız,farklı zaman dilimlerinde(bize vaadedilen).Ben bir sürecin parçasıyken düşüncelerimin bir oluşumdan yoksun olması düşünülemezdi.
Bu yüzden düşündüklerim(ne hakkında olursa olsun) bir şekle tabi olmasını istemiyorum.Bir yere varmasını istemiyorum,nokta koymak istemiyorum.Yığılarakta ilerleyebilir ya da gelişerek daha çok şey toplayarak,sağa sola da sapabilir,ama yeterki bir yere varmasın.
   Buna bağlı olarak enlerim oluşmuyor artık,önceden en sevdiğim film,şarkı vs. vardı.Bir şeyi çok beğenmeme rağmen o benim en beğendiğim şey olmuyor.Biliyorumki daha iyileri çıkacak.Çünkü gördüklerim,öğrendiklerim,dinlediklerim,okuduklarım süreç.Kalıplara sokmadığım.
   Ve sıfatlarım,niteleyen belirten sıfatlarım değişmekte.Sonsuza akan bir su gibi sürekli ilerlemek.İstemem bu sular denize dökülüp basmakalıp şeylerle bir olsun.

Cumartesi, Ocak 29

Avuçlarımdan döküldü çakıl taşları...Kıskandığım şiirlerin en güzel kelimelerine
Geceden gelen öksürmeler gibi sesleri...Her duyuşumda bir
başkasının hikayesi,bir başkasının düşüşü
bir başkasının düşü
Şimdi ayaklarımın dibinde aynı taş yığını
Ben sevemem insanları.Birinde görebilirim hepsini.Kareli bir defterin tek
yaprağı gibi.
ama özensiz
ama hep aynı çizgi.
Değil mi ki onlar dört duvar arasında,köşelerinde biriken,hep aynı açıdan bakan
bakılan.
Kolayca şekil alabilen iğrenç mimikler,sesler,eller,gözler..
Kelimeler,cümleler,hisler,bakışlar..
doğal olmayan bir tek şey var o da insan.Doğaya aykırı olan,doğanın içinde sırıtan bir tek şey var o da insan.
bu kadarı fazla,fazla bu kadarı.
değiş-tokuş yapsam yapraklarla onları
Ve uyusam yapraklar arasında
Gelmez burnuma insan kokusu
Ve uyusam yapraklar arasında
doğanın verdiklerini geri almak için debelenmesine aldırmadan
Uyusam yapraklar arasında
Uzunca bir süre..
çerçevelettik astık duvarlara
zor geldi giymek üstümüze
anlık ve sahiden yaşanan tüm hisler
paslı bir çivi koynunda
bırakıldı çürümeye

korkuları bağırta bağırta
yırtılırcasına sesi
çocukluğumuzdan kalma uçurtmaların
tepesinde
salmaktansa gökyüzüne
rast geldiğimiz her anda kapattık yüzümüzü
şapkalarla
dönüverdik ilk köşeden
kalkık ceket yakalarıyla

çekip koparılan bir takvim yaprağı daha
çöpe
her koparılışta kalanda bir artış
geçen günler
yaşayamadıklarımız kadar eksiltti bizi
hayır,hayır aslında
biz eksilttik kendimizi

sakındığımız sevgiler
tüketilmesine izin verilmeyince
bozuldu
arka bahçemizde
kokan bir gölge
kokan bir sen
ben
o
onlar
ve siz
yürünmez oldu sokaklar
burunlarda mendilsiz
ne acıdır ki
herkes kendi kokusundan
habersiz.

g.K
Kırık tablodan akan renkler boyuyordu zemini.Elini renge bulamak istemedi.Biliyordu çünkü,çok konuşan yalnızlığı kendisini resmeden her şeyden nefret ederdi.
Bir konuşma sırasında 'çıkabileceğin her merdiven seni benim nefesime biraz daha yaklaştırır,ineceklerinse köklerime,hareket etmediğin sürece de saracağım seni' demişti,yalnızlığı.O anda düşleri,umutları,mutlulukları,sevdikleri arasında gitti ama gelmedi.Kapıyı sonuna kadar aralayıp aceleyle çıktı.Bilemezdi kendisinin açık bıraktığı kapıdan zile basarak gireceğini.Yalnızlığıyla selamlaştı,girdi içeri.Korkutuyordu şimdi,ellerinin biraz mavi ve yeşilden,biraz mor ve sarıdan,biraz da kırmızıdan alabileceği nefesi.
Gitti,yüzündeki şekilsiz yalnızlığa su serpti.
  İnsanlara karşı bir şey hissetmediğimde nefret etmeyi öğrendim.Dediğin gibi boşluklar her zaman doldurulurdu.Ekşi,rahatsız edici ama bağımlılık yapan bir tat.Ayaklarımın,gözlerimin,ellerimin ve dudaklarımın bana ait olmadığını anladığımda acının var olmadığını öğrendim.Ölüm dışında.Düştüğünde kanayan,gördüğünde körleşen,burkulduğunda onarılmayan soyut varlığın,başı açık sonu kapalı bir çizginin üzerinde Tanrı'yla dans etmesinin huzur verdiğine tanıklık ettim.Dediğin gibi biraz ilerlemek yetiyordu,bir sonraki adım seni başlangıca yaklaştırıyordu.Huzura ramak kala yorulmaksa kaçınılmazdı.Herkes sıfır noktasına gelemiyordu.
   Göle atılan bir taşın yarattığı etkisinin sesinden kuvvetli olduğunu anladığımda,kendimi çırılçıplak,uçurumdan sulara bıraktım.Ama sesim bedenimden ağırdı.Bir taş kadar olamadım.Battım,battım.Battıkça nefes aldım.Dediğin gibi yer çekimine karşı koyamayacak kadar sarhoşluk,yere kapaklandığında taş zeminin soğukluğunda,kulaklarına göle atılan taşın sesini doldururdu,zayıf sesini.Bilirdin ki su herkese sahip olduklarıyla muamele ederdi.
   Gözlerim kapalı geldiğim dünyadan gözlerimi kapatarak gideceğim,açık kaldığı sürede yaşadıklarım kırılgan boşluğumu dolduracak.Dediğin gibi boşluklar her zaman doldurulur.
Kaç durak sonra inmem gerekti bilemedim.Sahip olduğum her şeyi ve olamadıklarımı geride bırakıp yol almak nasıl bir duyguydu hissetmek istedim.Yürüdükçe ağırlığım artıyordu,çünkü adımlarım peşi sıra ipleriyle geliyordu ve ben yönetiliyordum.Çünkü yaşamın ipleri hiçbir zaman senin ellerinde değildi.Bir rüya gibi sonu zihninde ama başlangıç hep belirsizdi.Yorgunluk değil bedenimi yavaşlatan,bir arayış zihnimi bulandıran.
  Beni tutan ipler daha çok yere değmeliydi,daha çok uzamalıydı.Daha çok insandan geçmeliydi...O ipler ıslanmalıydı,yıpranmalıydı.O ipler öyle uzun olmalıydı ki,tutunduğumda arkadan tek bir itişle yine gökyüzüne değmeliydi ve hissetmeliydim..
Ayaklarımla tutunup,yeryüzüne sarkabilmeliydim,ellerim boşlukta..
Ben henüz yapamadım.

Cuma, Ocak 28

Rüzgar zamana şarkı söylerken dans etmemek mümkün değil.Parmak uçlarında bazen hayat gerinip gerinip kollarını açarken neleri kucaklamaya hazır olduğunu sen de benim gibi bilmezsin,sarsan kendini ne çok şey sendedir fark etmezsin.
Ve saçmadır,gerçekten tam bir saçmadır,evrene düşsel güzelliklerini,kirli düşüncelerini saçmadır,raylar üstünde dans ederken vaadedilmiş yaşam.
Kaç tren gelir geçer binmezsin.Binsen yanlış yerde inersin.Geriye dönmek istesen yorulursun yollarda çünkü aynı değildir sen ilerledikçe arkanda oluşan yollar ve esen rüzgar seni uğurlarkenki gibi değildir.Soluduğun hava bile gerçek değildir.
Ya da beklersin gelmesini umduklarının,ama bu hep insan değildir.
En azından benim için.Beklediğim insan değildir.

YALNIZLIK

Yalnızlık bir oyuncak gibidir kullanmasını bilene..
Kalabalık telaş demektir,hızlı adımlardır,koşuşturmacadır,çarpmaktır son süratla.Eylemlerini sürekli başkalarına göre ayarlamaktır,can sıkar havanı paylaşmak zorundasındır,can sıkar dar bir yolda sıkışmak zorundasındır,can sıkar bakışlarını kaçırmak zorundasındır çünkü onlar hoşlanmazlar sabah otobüste yüzlerine gülümseyenlerden,asansörde merhaba diyenlerden,inerken iyi günler dileyenlerden..
Tek başınalık daha iyi doldurur vaktini.Çünkü sessizlik ve sakinlik seni düşünmeye iter.Düşüncelerin ağır ağır geçer zihninden içerisi dışarısı gibi değildir,konuşmadan da duyarsın kendi sesini.Bir tek senin sözün geçer,senin isteğine bağlıdır yalnızlık..Bu bir insanın ya da insanların yanında olup olmama durumu değildir,bu senin kendinle olup olmama durumundur.
Ağlayan bir çocuktur insanlık,ona oyuncağını verdiğinde susar bir süreliğine,o anki ihtiyacının karşılanması üzerine..Hoşuna gider,okşar ruhunu ve oyuncağını alıp oynar kendi başına.Çünkü herkesin buna ihtiyacı vardır,kimisi istemez yalnız kalmayı,kimisi kabullenmez,kimisi bilmez,kimisi anlamak istemez.Böyledir yalnızlık onunla iyi vakit geçirmeyi bilmek gerekir çünkü düşünürsün eğer düşünürsen varlığın bir anlam kazanır,yalnızlık var olmanın diğer bir adıdır,bu yüzden severim yalnız kalmaları..

ÖYLE Mİ?


Son zamanlarda ne kadar  kötü şarkı söylendi kulaklarıma.Ne zaman kapandıysa gözlerim ben hiç ağlamadım.Hep duydum ama umursamadım.Peki ya sen ne zamandır farkındasın seni telaşlara sürükleyen eksik umutlarının  sırtında delice yaralar açtığının? Üç beş sekiz ya da yirmi üç yıl yaşadın o kadar ya da vardın bir kutuda ya da toprak yoktu ayaklarında,ama sen anlamadın.Hiç anlamadın,bir anlaşma imzaladın.Bilincin yerinde miydi? Bunu bilmiyorum.ama yanlışlara kabul dedin,hayal edip beklemeye ve gerçekleşmemesine kabul dedin,acıyı sevdin ,zaten ilk sesim ağlarken duyulmuştu dedin.
Tek kelimelikti cümlelerin,neyse ki vardı yüklemlerin.
Arkası boş kağıtlar elinde,doldurmam gerekli diye düşündün.
Ne yazacaklarında belliydi.Ama bunları sen belirlemedin.
Neydin sen ya da kimdin sen mi demeliyim?
Susma bu hayatta,şimdi susma karşımda!
Gündelik yaşama demiştim sana
Gündelik cümleler kurma!